3 Aralık 2010 Cuma

Ego

Sonuçta bir şekilde egosunu tatmin etmeye çalışır insanlar, doğaları gereği. Farklı yollar, farklı nedenler. Daha doğrusu farklı eksiklikler. Ne taraf eksikse oraya yönelir. İşimize gelmeyen şeyler olunca sağa sola anlatmamızın bir nedeni de bu değil mi peki? Bilmemkim tavuğuma kışt dedi, hemen feysbukda zekice laflar ederek dokundurma yapayım. "Tavuklara eziyete hağyır (tiki ağzıyla okuyun) hem de ÜÇ kere hağyır...." tüm yakın arkadaşlarımız bunu beğensin, sonra biz başka şeyler yazalım sağa sola bağıralım.

Boş. Evet bayağı bildiğin boş. Anlamsız. Çözüm üretmeyen, gitmiş olmuş bitmiş şeylere karşı verilen ilginç tepki. Problem dokunulmaz olunca sağındaki solundaki şeylere derdini anlatmak. Enfeksiyon kaptığı için üstünü kaşıyamadığın yaranın etrafını kaşıyarak kendini bir nebze rahatlatmak gibi birşey herhalde. Sonra bir de yaşadıklarını kesinlik olarak görenler var. Yapmayın. Ne güzel, ne çirkin, aslında üzerinde ne sıfat koydunuz farketmez; hepsi değişebilir. Devrilmesi için ne kadar ittirilmesi gerektiği değişebilir tabii ki, 3 ayaklı bir masa ile 4 ayaklı bir masayı devirmek farklı işlerdir sonuçta. Ama sizin 4 ayaklı, hatta 8-10 ayaklı zannettiğiniz masalarınızdan şaşırtıcı sayıda yanlış gördüğünüz olacaktır. Hatta bazıları masa bile değil onların. Kimisi üstünüze binmiş insanlar, sizi sülük gibi emen; kimisi de sizin farkında olmadan üzerine oturup kanepe niyetine kullandığınız kişiler. Suçlamıyorum sizi; hayır. Çoğu zaman farkında olunmuyor, geniş bakış açısına sahip olmak da yetmez zaten. O geniş bakış açısının bir şeye yarayabilmesi için; uzaktan bakmalısınız.

İşte bu yüzden kendi sahip olduğu şey (mesela ebeveynlik görevlerini yapış şekli) bazı konularda enkaz halinde iken; onu görmez de arkadaşının, tanıdığının ebeveynliğindeki kusurları görür. E bu da doğal tabii ki, çünkü uzaktan bakıyoruz. Nasıl gözlerimiz kafamızdan fırlayıp bize doğru bakmıyorsa, biz de aynı şekilde, algılarımızı dışa dönük tutuyoruz. Böyle öğreniyoruz. İşte tam da bu yüzden, yeterli farkındalığa sahip olmayan kişiler hayatlarında ilk kez ruhsal bir aynayla karşılaştıklarında; o güne kadar en çok tepki verdikleri ve yerdikleri "yanlışların" yaşayan birer temsilcisi olduklarını gördüklerinde bu kadar şaşırırlar. Genelde ilk tepki kabullenmemektir. Egonuzu öpsünler sizin; çıkarın at gözlüklerinizi, açın zihninizi.

Ufkunuzun önünüze konulan paravanlara kadar olduğunu farkettiğinizde; hayal bahçelerinizden dışarıya isteyerek ya da istemeyerek adım attığınızda; sizi küçük bir gülümseme ile karşıladığımı ve "Gerçekliğin çölüne hoşgeldin." dediğimi hayal edin. Merak etmeyin, uyandıktan sonra tekrar uyumaya karar vermezseniz, uyuyanların asla elde edemeyeceği bir bilgeliğe sahip olacaksınız. Matrix fiziksel olarak olmasa da, zihinsel olarak var. Bilinçaltımız reklam çöplüğü, sadece farkında değiliz.

Bilgelikten bahsettim; sanki zihninizde oluşan "kendini beğenmiş" sıfatını görebilir gibiyim... İnanın bana, öyle değil. Evet; belki bazen; kaçınılmaz şekilde. Ama zihninizi size söylenen yalanların sıcak yatağından kaldırıp; kavrayışın kutbuna doğru yürütmeye başladığınızda gerçekten çok daha farklı bir yerde olduğunuzu anlayacaksınız.

Gerçekler canınızı yakacak. Keskin esen buz rüzgarlarının derinizi acıttığı gibi. Ama hey; ben size "gerçek" dedim, şeker değil.

İnsan

Acaba fikir nereden çıktı onu da merak ediyorum. Bazı kişilerin tabiriyle "tüysüz maymun". Yani niye yaratıldık? Ah evet, yaratıldığımızdan eminim. Şimdi hoplayıp "höt kardeşim dur bakalım" ya da "ay yine mi bu laflar" diye çıkışacaklar vardır; kendileriyle teolojik tartışmalara girme niyetinde de değilim asla. Ama bir gariplik olduğu kesin değil mi sizce de? "Tanrı" kavramını kenara bırakalım, burda yaratılmadan kastım dış bir etki olduğu. Yani şu içinde yaşadığımız gezegene sonradan eklenmiş gibi değil miyiz sizce de? Her canlı çevresine uyum sağlarken, biz çevremizi bize uyum sağlattırma adı altında her yerin ağzına sıçıyoruz. Küresel ısınma lölölerini geçelim efenim, egosunu doyurmak isteyen insan kendini frenlemediği sürece sapıtır gider. Neyse konudan sapmayayım.


Ne diyordum..hah, dış etki.
Artık uzaylılar mı giderken yolda bıraktı dersiniz, Tanrı mı yarattı dersiniz, "Biz zaten elektriği kesmeye geldik kardeşim ne diyosun anlamıyorum ki?" dersiniz bilmiyorum. Ama bi yerde bi şeyler var yani. Bi ara birileri bi dümen döndürmüş yoksa ne bu insan denen varlık, ne de o piramitler "doğal gelişimle" felan olacak şeyler değil. "İki komşu köy en güzel çeşme yarışması yaparken sidik yarışını fazla kaçırınca bunları yapmışlar." Yok yani , gömülü firavunun lahitine sadece ölüm ve doğum tarihinde ( yoksa doğum ve tahta çıkışı mıydı?) ışık vurmasını sağlayacak bir mimariyi...cık... yok olmaz yani bişeyler olmuş işte ara ara.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Mavi Bulut

Hmm...

Daha önceden burasıyla alakasız bir yerde yazdığım bi yazıdan başka blog deneyimim yok. Ama bana sanki, ne bileyim, boşluğa bağırmak gibi geliyor blog yazmak. Söyleyeceklerini uçurumdan içeriye bağırmak, yankılandığı sürece uzaklarda bir yerde, görmediğin, ama yine uçurumun içine bağıran kişilerce duyulma ihtimali için mi? Ya da kişisel bilgilerini açık etmediğin sürece yazdığın şeylerin kolay kolay sana herhangi bir şekilde etki etmeyeceği için mi? İnternetin en çok kullanılan amaçlarından birisi içindir belki de; bir maske.

Şimdi kimin olduğunu hatırlayamıyorum ama çok sevdiğim bir sözdür: Birinin gerçekten kim olduğunu görmek istiyorsanız ona bir maske verin. Kişinin içindekinin gerçekten ortaya çıkmasına neden olur yaptıklarının sorumluluğunu almayacak olması. İyi de olabilir kötü de, ama insan doğasını düşünürsek genelde kötü olacağından adım gibi eminim.

Bir de neden mavi bulut? Bulut, çünkü hepimiz bulut gibiyiz gibime geliyor son zamanlarda. Şekil şekil, çeşit çeşit, kümülüs nimbüs derken tür tür bulut. Hiç birisinin şekli birbirinin aynısı değil. Çok benzer bulutlar olabilir, hatta belki doğru şartlar olsaydı neredeyse aynı olacaktı o bulutlar; ama işte, rüzgar da herkese farklı esiyor; hiç birisi ötekinin kopyası olmuyor. Mavi ise daha az felsefik; en sevdiğim renk o yüzden.

Ne olduğumuzu düşünüyorum boş zamanlarımda. Sonra da bir gün şunu sordum, hadi diyelim ki bildin ne olduğunu; ne olacak? Hakkaten ne olduğumuzu bilince bi bok mu olacak? Hristiyan dini resimlerindeki melekler gibi sırtımızdan kanat çıkıp tepemizde hare mi oluşacak? Birinin kendine bu soruları sormasının nedeni anca organ mafyası tarafından kaçırılmış olması olabilir herhalde; buzlu küvetin içinde verilen narkozla kafa 1500 olmuşken tavandaki halka florasan lambayı hare sanırsın. Arkandan gelen hafifleme hissi de kanat  değil, az önce iki böbreğin de yeni sahiplerine doğru yola çıkarak seni sonsuza kadar terk ettiler de ondan.

Aman kasvetlere gelmişim yine. Hep gel-git modundayım ben, iki dakka önce "haydiririlililililili kopuyoruz hoppaaaa!" isem hemen ardından beyaz peynirin evrendeki yeri ve süt ve süt ürünlerinin genelde zeytinle ne kadar güzel gittiği ve kalamar yemenin güzel olduğu sonra zaten biz hayatta neyiz ki birer parçacık toz felan falan fişman. Biliyorum gel-git ten çok karıştırıcıya koyulmuş akıl hastası beyni gibi gözüküyor ama kimse mükemmel değil, ne yapalım. Anlatamadım bu sefer belki başka sefer anlatırım. Beynim tıkanmış gibi hissediyorum sanırım. Zaten zihnim genelde benden önde gider(ahahay ne kadar da mütevaziyim; ilahi ben) şimdi kapanan yerleri normalden de fazla şey göndererek açmaya mı çalışıyorum nedir. Daha sonraki yazım daha az karmaşık olur herhalde. Ya da belki de olmaz. Oh anasını satayım, çok konuşuyosun diyen de yok gönlümce saçmalarım burdan.

Zaten çok yakın bir arkadaşım da gurbet ellere gidecek tez zamanda. Onun için mutlu, kendim için hüzünlüyüm uzaklaşacak diye. Olsun ama Skype felan bişeyler ayarlanır her türlü. Hem belki ziyaretine bilem giderim.

Gidin haydi şimdi... beni yalnız bırakın...(bi şekil yapmam eksikti onu da yapayım)

Order? Well... What you call "order" is just another part of chaos. No matter how hard you try to shape it, it will ooze from the cracks and stay formless. Is it a good thing? I dunno; and I don't even know if I am interested in this conversation anymore so go away. Yup, just like that.